| İSLAM BİRLİĞİ'NE DOĞRU
Giriş
Amerika Birleşik Devletleri'nin
gündeme getirdiği "Büyük Ortadoğu
Projesi" (BOP), neredeyse tüm İslam
ülkelerini içine alan bir değişim stratejisi öngörmektedir. Bu stratejinin
gerçekçiliği, gerçek amaçları ve muhtemel sonuçları halen tartışılmaktadır.
Pek çok yorumcu, BOP çerçevesinde vaadedilen gelişmeler olumlu bile
olsa, değişimin asıl olarak İslam dünyasının kendi dinamiklerinden
gelmesi gerektiğine işaret etmektedir.
Önemli ve sevindirici olan nokta
ise, burada karşımıza çıkmaktadır: İslam dünyasının kendi dinamiklerinin,
kendi değer ve ilkelerinin gerektirdiği bir değişim projesi zaten
vardır. Bu, büyük Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasından bu yana,
dünyanın dört bir yanında milyonlarca Müslümanın kalbinde yaşayan
bir hedef olan "İslam Birliği"dir.
İslam ülkelerini, kendi ulusal
sınırlarını ve yapılarını korurken, aynen Avrupa Birliği'nde olduğu
gibi bir üst otoriteye bağlayacak, böylece İslam dünyasının sorunlarını
hızla çözecek ve Batı başta olmak üzere diğer medeniyetlerle de
barışçı ilişkiler kuracak olan böyle bir birlik, bugün mümkündür.
Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra gelen sömürgecilik
ve sonra da Soğuk Savaş dönemleri İslam Birliği yönünde bir girişimin
başlamasını engellemişti. Ancak bu gibi statükoların ortadan kalktığı,
ideolojilerin değil kimliklerin belirleyici hale geldiği, kitle
iletişim teknolojisinin dünyanın dört bir yanındaki Müslümanları
birbirlerine daha çok yakınlaştırdığı bir dönemde, "İslam Birliği"
gerçekçi bir proje haline gelmiştir.
Bu yazı dizisinde, İslam dünyasının
neden böyle bir birliğe ihtiyacı olduğunu ve bu birliğin nasıl kurulabileceğini
inceleyeceğiz.
Günümüz Dünyası ve Müslümanların Durumu
Bugün dünyanın siyasi, ekonomik ve
kültürel dengelerine baktığımızda, bu dengelere yön veren bir kaç
ayrı uluslararası güç veya güç bloku olduğunu görürüz:
1) Amerika Birleşik Devletleri
2) Avrupa Birliği
3) Uzakdoğu Ülkeleri
4) Rusya ve Bağımsız Devletler Topluluğu üyeleri
Kuşkusuz bunlar arasında en güçlü
olan unsur Amerika Birleşik Devletleri'dir. Diğer üç farklı güç
bloku ise, kimi zaman ABD ile işbirliği yaparak kimi zamansa farklı
pozisyonlar alarak dünyadaki olayların gelişimine kendi çıkar ve
prensipleri açısından yön vermeye çalışmaktadırlar. Bu farklı güçlerin
varlığı, en son yaşanan Irak krizinde de açık bir şekilde ortaya
çıkmıştır.
Ancak bu tabloda son derece çarpık
bir durum vardır: Dünya nüfusunun yaklaşık beşte birini oluşturan
Müslümanlar, bu tablonun içinde bulunmamaktadır. Müslümanları temsil
eden, onların inançlarını, dünya görüşlerini, menfaatlerini, taleplerini
ifade eden, bunları uluslararası platformlarda savunan bir merkez
yoktur.
Bu nedenledir ki, Müslümanlar şu anda
dünyanın şekillenmesinde, olayları yönlendiren bir konumda değildirler.
Müslümanlar için, diğer güçlerin aldıkları kararlar, ürettikleri
stratejiler belirleyici olmaktadır.
Bu ise Müslümanlar için kabul
edilebilir bir durum değildir.
Allah Kuran'da Müslümanların "yeryüzünün
halifeleri" kılındığını bildirir. (Enam Suresi, 165)
Müslümanlar, tüm yeryüzünde adaletin, hoşgörünün, merhametin temsilcileri
olmakla, iyiliği emredip kötülükten men etmekle sorumludurlar. Allah'ın
"Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline
teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi
emrediyor" hükmü (Nisa, 58) Müslümanların insanlar arasında
adil birer hakim konumunda olmaları gerektiğini göstermektedir.
Bir diğer ayette Allah "Siz, insanlar
için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz; maruf olanı emreder, münker
olandan sakındırır ve Allah'a iman edersiniz" buyurarak,
Müslümanların insanların hayrı için yeryüzünde etkin olması gerektiğini
bildirmektedir. (Ali İmran Suresi, 110)
Bir başka ayette de Allah, Müslüman
ahlakının, yönlendirilmeyi değil adaletle yönlendirmeyi gerektirdiğini
açıklamaktadır:
Allah şu örneği verdi: İki kişi;
bunlardan birisi dilsiz, hiç bir şeye gücü yetmez ve her şeyiyle
efendisinin üstünde (bir yük), o, onu hangi yöne gönderse bir
hayır getirmez; şimdi bu, adaletle emreden ve dosdoğru yol üzerinde
bulunanla eşit olabilir mi? (Nahl Suresi, 76)
Dolayısıyla Müslümanların, hem kendi
meselelerinde hem de dünyanın tüm diğer meselelerinde, yönlendirilen
değil yönlendiren olmaları, "adaletle emreden", iyiliği
emredip kötülükten men eden güçlü yöneticiler olmaları gerektiği
açıktır. Bu, Allah'ın Müslümanlar için takdir ettiği vazifedir.
İslam'ın Tarihteki Görkemli
Medeniyeti
Nitekim Müslümanlar tarihte bu vazifeyi
yerine getirmiştir. İslam, Peygamberimiz (s.a.v.) devrinden başlayarak,
yeryüzünde büyük bir başarıya ve güce ulaşmıştır. Peygamberimizin
(s.a.v.) vefatından sadece bir kaç on yıl sonra, Müslümanlar dünyanın
en büyük "süpergücü" haline gelmişlerdir. Yalnızca askeri
ve siyasi yönden değil, aynı zamanda bilim, kültür, sanat, tıp,
felsefe, yaşam standardı gibi farklı alanlarda da İslam dünyası
yüzyıllar boyu dünyanın merkezi ve öncüsü olmuştur. İslam tarihine
baktığımızda, asr-ı saadetten bu yana geçen 14 asırın ilk 12'sinde,
Müslüman devletlerin dünyanın en büyük güçleri arasında yer aldığını
görürüz. Müslümanların siyasi, askeri, bilimsel, kültürel anlamda
geri kalması, geçtiğimiz iki yüzyıla has olan "olağandışı"
bir durumdur.
Günümüz Müslümanlarının, İslam medeniyetinin
bu görkemli geçmişini iyi bilmeleri, bunun hem onur hem de sorumluluğunu
taşımaları gerekmektedir. Müslümanlar, diğer inançların ve medeniyetlerin
temsilcileri tarafından hep gıptayla ve hayranlıkla izlenmişlerdir.
Ünlü Ortadoğu uzmanı Daniel Pipes, bir makalesinde Müslümanların
kendilerine güvenlerinden bahsettikten sonra şu yorumu yapar:
"Bu özgüveni sağlayan etkenlerden
biri de, İslam'ın ilk 6 yüzyılında ve daha da sonrasındaki olağanüstü
başarıların hatırasıdır. Bu dönemde İslam dünyanın en ileri kültürüydü;
Müslümanlar en iyi sağlık standartlarına, en uzun ortalama yaşam
sürelerine, en yüksek okuma-yazma oranlarına sahiptiler. Bilimsel
ve teknik araştırmaların çoğu onların kontrolündeydi ve genellikle
muzaffer ordular kuruyorlardı. Bu başarı trendi, ilk baştan beri
açıkça ortadaydı. MS 622 yılında Hz. Muhhammed Mekke'den göç etmiş,
ancak 8 yıl sonra kente onun yöneticisi olarak dönmüştü. Henüz
daha 715 yılında, Müslüman fatihler Batı'da İspanya'dan Doğu'da
Hindistan'a kadar uzanan bir imparatorluk kurmuşlardı. Müslüman
olmak, kazanan bir medeniyete ait olmak anlamına geliyordu."
(Daniel Pipes, The National Interest, Bahar 2000, s. 87)
Kuşkusuz bugünün Müslümanlarının görevi
sadece bu görkemli geçmişle övünmek değil, günümüzde ve gelecekte
de İslam medeniyetini yükseltmek için çalışmaktır. Nitekim geçmiştekine
benzer bir ihtişamın bugün de yeniden inşa edilmesi, Müslümanların
yeniden dünyaya ışık tutan bir kültür ve medeniyet önderleri olmaları
mümkündür. Ancak bu yönde yapılacak her türlü çalışmanın öncelikle,
birlik ve beraberlik ruhu içinde gerçekleştirilmesi gereklidir.
Kişisel menfaat endişelerini bir kenara bırakan, farklılıkları hoşgörü
ile karşılayan, gücünü ve enerjisini yalnızca İslam'ın, Müslümanların
ve insanlığın hayrına kullanan, çoğulculuktan yana olan, uzlaşmacı
ve barışsever bir kültür Müslümanlar arasında egemen olursa, İslam
dünyası, 21. yüzyılın en büyük medeniyetlerinden birini inşa edebilir.
Sevgi, merhamet, anlayış, tolerans gibi İslam ahlakının da temeli
olan değerler sayesinde, bugün bir kısım Müslüman ülkelerde hakim
olan despot yönetimlerin de sonu gelecek, kültürel ve ekonomik olarak
kalkınma sağlanacak, dünyanın çeşitli bölgelerinde baskı altına
alınan, zulme uğrayan, acımasızca katledilen Müslümanlar barışa
ve güvenliğe kavuşacak ve, Allah'ın izni ile, asr-ı saadet döneminin
bir benzeri 21. yüzyılda yeniden yaşanacaktır.
Tarihten Bir Örnek: Selahaddin Eyyubi'nin İslam Birliği
Haçlılar karşısındaki İslam dünyasının
durumu, İslam Birliği'nin neden ve nasıl kurulması gerektiğini gösteren
önemli bir tarihsel ders içermektedir.
1096 yılında başlatılan ilk Haçlı seferinin
orduları Ortadoğu'ya ulaştığında, Müslümanlar, aralarında çeşitli
anlaşmazlıklar ve çekişmeler bulunan emirliklere bölünmüşlerdi.
Bu bölünmüşlük nedeniyle Avrupa'dan gelen bu barbar işgalcilere
karşı direnemediler. 1099 yılında Kudüs'te korkunç bir katliam yaparak
kurulan Haçlı Krallığı, on yıllar boyunca Müslümanların bu bölünmüşlüğünden
yararlandı. Ancak büyük İslam kumandanı Selahaddin Eyyubi'nin Müslüman
emirlikleri tek tek kendi idaresi altına alıp birleştirmesiyle birlikte,
Müslümanlar Haçlı işgalcilere karşı koyabilecek bir güce ulaştı.
Yine de Müslümanların Haçlıları yenilgiye
uğratması bir günde olmayacaktı. Selahaddin Eyyubi, Müslümanları
tek bir bayrak altında birleştirirken, bir yandan da ilmi ve ahlaki
bir uyanış başlatmıştı. Encyclopedia Britannica'da belirtildiği
gibi:
"Müslümanların dini kurumlarını
teşvik etmek ve yaymak, (Selahaddin Eyyubi'nin) politikasının
temel parçalarından biriydi. Bilim adamlarına ve din alimlerine
sahip çıktı, onların kullanımı için üniversiteler ve camiler kurdu
ve onlara İslam dünyasının yararına pek çok eser yazdırdı... Ahlaki
yeniden doğuşla birlikte, ki bu onun kendi kişisel yaşamının da
gerçekçi bir faktörüydü, kendisinden beş yüzyıl önce bilinen dünyanın
yarısını fethetmiş olan ilk nesil Müslümanların kararlılığını
ve şevkini yeniden uyandırmaya çalıştı."
İlmi, ahlaki ve imani yükseliş, Müslümanların
siyasi birliğiyle de birleşince, İslam medeniyeti bir kez daha yükseldi:
Selahaddin Eyyubi'nin komutasındaki birleşik İslam ordusu 1187'deki
Hıttin Savaşı'nda -kendi içlerinde parçalanmalar ve huzursuzluklar
yaşayan- Haçlı ordusunu bozguna uğrattı ve ardından Kudüs dahil
olmak üzere Haçlı işgali altındaki Filistin topraklarının tamamına
yakını kurtarıldı.
Selahaddin Eyyubi'nin ve onun önderliğinde
kurulan İslam Birliği'nin en dikkat çeken yönü ise, Kuran ahlakının
gereği olan adalet, ılımlılık ve barışçılık gibi erdemleri en iyi
biçimde temsil etmesiydi. Selahaddin Eyyubi genellikle Haçlılara
karşı kazandığı askeri zaferle anılır, ancak onun çok belirgin bir
diğer özelliği gerek Haçlılara gerekse tüm diğer Hıristiyanlara
karşı son derece adil ve bağışlayıcı davranmasıydı. Haçlılar Müslümanlara
karşı çok büyük zulümler uygulamalarına rağmen, Selahaddin Eyyubi
onlardan intikam almamış, Kudüs'ü fethettiğinde kentteki hiçbir
Hıristiyana zarar verilmemişti. Selahaddin Eyyubi'nin bu konudaki
dikkat çekici bir başka yönü, kendi tarafındaki radikalleri de dizginlemiş
olmasıydı. III. Haçlı Seferi'ni yöneten İngiliz Kralı Richard'ın
Akra Kalesi'nde 3 bin Müslüman sivili acımasızca katletmesi üzerine,
bazı kişiler intikam arayışına girmişler ve bunu da Yafa kentindeki
(bugünkü Tel-Aviv) Hıristiyanlara karşı toplu bir kıyıma girişerek
uygulamak istemişlerdi. Selahhaddin Eyyubi, kendi ordusu içindeki
bu radikal eğilimi durdurmak, yatıştırmak ve Yafa'daki Hıristiyanlara
güvenlik sağlamak için büyük çaba gösterdi ve bunda da başarılı
oldu.
Sonunda Selahaddin Eyyubi, Haçlılara
birtakım imtiyazlar ve imkanlar vererek, kutsal topraklara barış
getirmeyi de başardı. 28 Ağustos 1192'de Haçlılarla Müslümanlar
arasında barış anlaşması imzalandı. Bunun ardından Selahaddin Eyyubi,
bu kenti ele geçirmek için binlerce Müslümanı öldürmüş olan Haçlı
komutanlarına büyük bir jestte bulunarak, onları kendisinin misafiri
olarak Kudüs'e davet etti. Kudüs'ü ziyaret eden Haçlı komutanlar,
Müslümanlarda gördükleri bu büyük bağışlayıcılık, hoşgörü ve adalet
karşısında hayranlıklarını gizleyemediler. Selahaddin Eyyubi bir
keresinde, düşmanı olan İngiliz Kralı Richard'ın hasta olduğunu
öğrenmiş, bunun üzerine ona özel doktorunu ve ateşini dindirmesi
için kar göndermişti. Selahaddin Eyyubi'nin Kuran ahlakına dayanan
bu yüksek ahlakı, onu tüm Avrupa'da efsaneleştirdi.
Kısacası, Selahhaddin Eyyubi'nin kurmuş
olduğu İslam Birliği, Müslümanlara hem güç ve zafer vermiş, hem
de İslam ahlakının özündeki adalet, hoşgörü, barışseverlik gibi
erdemlerin hayata geçirilmesine imkan tanımıştı. Müslümanlar hem
İslam'a hizmet etmek için harekete geçirilmişler, hem de Müslümanlar
arasında doğan bazı radikal eğilimler engellenerek, Kuran ahlakına
göre Müslümanların nasıl olması gerektiği gösterilmişti.
Selahaddin Eyyubi'nin kurduğu İslam
Birliği'nden bugüne dek tam 8 yüzyıl geçti. Ama, tam da onun zamanındaki
nedenlerle, bugün de Müslümanlar için bir İslam Birliği gereklidir.
Elbette bugün İslam dünyasına karşı Haçlılar devrinde olduğu gibi
birleşik bir askeri saldırı söz konusu değildir, ama İslam dünyası,
farklı coğrafyalarda farklı tehditler altındadır. Dahası, İslam
dünyası diğer medeniyetlerin gerisinde kalmış, bilim, teknoloji,
kültür, sanat, düşünce gibi alanlarda -uzun zaman dünyanın öncüsü
olmasına karşın- geri duruma düşmüştür. Öte yandan diğer medeniyetlerde
üretilen birtakım yanlış felsefe ve ideolojiler de, 19. yüzyıldan
itibaren İslam dünyasına taşınmakta, Kuran ahlakını tam anlamıyla
bilmeyen bazı Müslümanları etkisi altına almaktadır. İslam'ı temsil
etme iddiasıyla ortaya çıkan, ama gerçekte İslam ahlakına tamamen
aykırı vahşetler uygulayan bazı radikaller ise, İslam ile diğer
medeniyetler arasında çatışma körüklemek isteyenlere, çoğu kez bilmeyerek,
hizmet etmektedirler.
Tüm bunların son bulması, Müslümanların
yeniden dünyaya yön veren, ışık tutan, adalet ve barış getiren,
kendisine gıpta edilen bir medeniyet kurmaları içinse, bir zamanlar
Selahaddin Eyyubi'nin izlediği yöntemin izlenmesi gereklidir: İslam
dünyasında ahlaki, ilmi, imani bir yeniden doğuş başlatmak ve bir
yandan da Müslümanların siyasi birliğini sağlamak.
Osmanlı'nın Çöküşü ve Sonuçları
Geçtiğimiz iki yüzyılda Müslüman ülkelerin
neden Batı karşısında geri düştüklerine baktığımızda, birbirini
izleyen iki süreç görürüz: Bunların birisi, İslam dünyasının askeri,
bilimsel, kültürel ve ekonomik yönden Batı'nın gerisinde kalması
ve bu yüzden zayıflamasıdır. 19. yüzyıl, bu durumun ortaya çıktığı
devir olmuştur. Bunu izleyen süreç ise, Müslümanların birliğinin
parçalanması, bağımsızlıklarını kaybetmeleri ve Batılı güçlerin
yönetimi altına girmeleridir. Bu da, büyük Osmanlı İmparatorluğu'nun
parçalanması ile birlikte, 20. yüzyılın başında gerçekleşmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu'nun asırlar boyunca İslami bir adalet, barış
ve hoşgörüyle yönettiği topraklardaki Müslüman halklar, Batılı sömürgeci
devletlerin egemenliğine girmiştir. Bu devletlerin kendi çıkarlarına
uygun olarak yaptıkları düzenlemeler ve Ortadoğu'ya soktukları işgalci
bir güç (İsrail), halen büyük bir sorun olmaya devam etmektedir.
İslam dünyasının, Allah'ın Müslümanlar
için takdir ettiği gibi yeniden dünyaya yön veren bir güç olması
ve son iki yüzyılda bulunduğu durumdan kurtulması içinse, iki ayrı
hamleye ihtiyaç vardır:
1) Müslümanların bilim, kültür, ekonomi
gibi alanlarda büyük bir atılım yapmaları.
2) İslam dünyasının parçalanmışlığını
ortadan kaldıracak, tüm Müslüman ülkeleri ortak bir platformda bir
araya getirerek "tek ses" haline getirecek bir "İslam
Birliği"nin kurulması.
Gerçekte, bu iki hamle de birbirleriyle
son derece yakından ilgilidir. Müslüman ülkelerin kalkınmaları ve
güçlenmeleri, İslam Birliği'nin kurulmasının yolunu açacaktır. İslam
Birliği ise, İslam ülkeleri arasındaki işbirliği ve dayanışmayı
artırarak ve İslam dünyasını uluslararası boyutta söz sahibi kılarak,
İslam dünyasının kalkınmasını sağlayacaktır.
Ancak ikinci hamle, yani İslam Birliği'nin
kurulması, daha da ivedilikle ele alınması gereken bir meseledir.
Çünkü daha çabuk hayata geçirilmesi mümkündür ve ayrıca dünyanın
içinde bulunduğu şartlar açısından da son derece aciliyetlidir.
Bugün İslam Dünyası'nda böyle bir birlik
yoktur. İslam Konferansı Örgütü vardır,
ama bunun fonksiyonları ve etkisi çok zayıftır. Arap Müslüman ülkelerini
biraraya getiren bir Arap Birliği vardır;
ancak bu da sadece Arap ülkelerini biraraya getirdiği için İslam
Dünyası'nı temsil edememekte ve arkasında İslam Dünyası bulunmadığı
için de yeterince etkili olmamaktadır. Bu gibi, bölgesel, etnik
veya tarihsel kimliklere değil, sadece Müslüman kimliğine dayalı
olan ve dolayısıyla yeryüzündeki tüm Müslüman toplukluklara hitap
eden bir birlik kurulması gerekmektedir.
Günümüz dünyası bunu mümkün ve hatta
gerekli kılmaktadır. Bundan 20 yıl önce bir İslam Birliği kurulmasını
savunmak çok zor olurdu. Çünkü dünya ABD ile Sovyetler Birliği'nin
başını çektiği iki siyasi kutba bölünmüştü ve ülkeler arasındaki
ilişkileri, hatta toplumların ve bireylerin kimliklerini belirleyen
en önemli unsur siyasi ideolojilerdi. Soğuk Savaş'ın bitmesinin
ardından ise ideolojilerin değil, medeniyetlerin belirleyici olduğu
yeni bir tablo ortaya çıkmıştır. Bu tabloyu en yükses sesle ifade
edenlerin başında gelen Amerikalı siyaset bilimci Samuel Huntington
— her ne kadar medeniyetler arasında çatışma öngörmekle hata yapmış
olsa da — tüm dünya Müslümanlarının tek bir "İslam Medeniyeti"
oluşturduğunu ifade etmekle, bir gerçeği dile getirmiştir.
İşte bu nedenlerle; tüm İslam ülkelerini
ortak bir platformda biraraya getirecek, ortak İslami esaslar ve
değerlere dayalı ve aldığı kararlarla tüm İslam dünyasını temsil
edecek bir İslam Ülkeleri Birliği'nin
kurulması, son derece acil bir ihtiyaçtır.
Nasıl Bir Birlik?
Avrupa Birliği,
İslam Birliği için bir örnek olabilir. Avrupa Birliği'nin özelliği,
üye ülkelerin tümünün kendi ulusal egemenliklerini, kendi yönetim
sistemlerini, devlet mekanizmalarını korumaları, ancak bunun yanında,
"Avrupa kültürü" üzerine inşa edilmiş bir değerler sistemini
kabul etmeleridir. Bu değerler sistemi üzerinde, birbirleri ile
siyasi, ekonomik, kültürel iş birliği yapmaları; bu iş birliğini
yürütecek ve tüm Avrupa adına hareket edebilecek merkezi yasama
ve yürütme organlarına sahip olmasıdır.
İslam Birliği de, üye ülkelerin ulusal
bağımsızlıklarını ve milli sınırlarını muhafaza ettikleri, her ülkenin
kendi ulusal hak ve çıkarlarını koruyabileceği bir yapı olmalıdır.
Ama tüm bu egemen ülkeleri, ortak bir "İslam kültürü"
içinde birleştirecek bir vizyon, bu vizyon uyarınca ortak politikalar
geliştirecek ve uygulayacak karar ve yürütme organları oluşturulmalıdır.
Amaç, devletlerin yapısal olarak birleşmeleri değil, ortak politika
ve menfaatler çevresinde birleşilmesi ve bu politikaların hayata
geçirilmesinde birliğin yaptırım gücünün olmasıdır.
İslam Birliği değişen siyasi koşullara
kolaylıkla uyum sağlayabilecek bir esnekliğe ve gerekli stratejileri
geliştirebilecek bir ileri görüşlülüğe sahip olmak zorundadır. Dünyadaki
gelişmeler karşısında yalnızca reaktif tepkiler veren, kınamak ya
da kanaat belirtmekle yetinen bir organizasyon değil, inisiyatif
kullanabilen aktif bir merkeze ihtiyaç duyulduğu açıktır. Bu merkezin
sürekli takip ve koordinasyon görevini üstlenmesi, faaliyetlerinin
tüm üye ülkelerin menfaatlerini kuşatıcı olması gerekir. Bu birlik
tüm gelişmeleri objektif bir yaklaşımla değerlendirerek, tüm İslam
dünyasının taleplerini göz önünde bulundurmalıdır. Üye ülkeler arasında
oluşabilecek bunalımları giderici, çıkar çatışmalarını ortadan kaldırıcı
ve Müslümanların diğer toplumlarla ilişkilerinde onları koruyucu
bir mekanizma olarak görev yapacak İslam Birliği, İslam dünyasının
kültürel, ekonomik ve siyasi etkinliğini artıracaktır.
İslam Birliği'nin Müslümanları tek
bir güç haline getirebilmesi ve Müslüman ülkeleri birbiri ile bütünleştiren
bir yapı olabilmesi için, çağdaş toplumsal değerleri koruması, hukuka
ve insan haklarına saygılı olması, demokratik anlayış üzerine inşa
edilmesi de son derece önemlidir. Bu değerlerin İslam ahlakının
özü olduğu unutulmamalıdır.
İslam Birliği, Avrupa Birliği örnek
alınarak, İslam dünyasının tümüne yol gösterecek çağdaş bir merkezi
otorite şeklinde kurulabilir. Demokratik esaslara ve hukukun üstünlüğü
prensibine dayanan merkezi bir İslami otoritenin ve bir İslam Birliği'nin
kurulması İslam dünyasının mevcut sorunlarının giderilmesinde çok
önemli bir adım olacaktır.
İslam Birliği'nin taşıması gereken
temel özellikleri şöyle maddelendirebiliriz:
1) İslam
dünyasının tümüne hitap edebilmeli, dolayısıyla en temel İslami
değerlere ve esaslara dayanmalı, belirli bir mezhebin veya tarikatın
temsilcisi olmamalıdır.
2) İnsan
haklarına, demokrasiye, serbest girişimciliğe destek vermeli, İslam
dünyasının ekonomik, kültürel ve bilimsel yönden kalkınmasını temel
hedef olarak belirlemelidir.
3) Diğer
ülkeler ve medeniyetlerle son derece barışçıl ve uyumlu ilişkiler
kurmalı, kitle imha silahlarının kontrolü, terörizm, uluslararası
suç, çevre gibi konularda uluslararası topluluk ve Birleşmiş Milletler
ile iş birliği yapmalıdır.
4) İslam
dünyasındaki azınlıkların (örneğin Yahudi ve Hıristiyanların) ve
İslam ülkelerine gelen yabancıların haklarının korunması, kendilerine
güvenlik sağlanması ve saygı gösterilmesi gibi konuları öncelikli
olarak ele almalı, dinlerarası diyalog ve iş birliğine önem vermelidir.
5) Filistin,
Keşmir, Moro gibi, Müslümanlar ile Müslüman olmayan halkları karşı
karşıya getiren sorunlara; her iki taraf için de bazı kazançlar
ve bazı tavizler öngören, adil ve barışçıl çözümler getirilmesine
önem vermelidir. Hem Müslümanların haklarını savunmalı hem de söz
konusu sorunların, İslam dünyasındaki bazı radikal unsurlar tarafından
çözümsüzlüğe itilmesine mani olmalıdır.
İslam dünyasının böylesine akılcı,
sağduyulu ve adil bir liderliğe kavuşması, hem bugün pek çok sorunla
karşı karşıya bulunan 1.2 milyar Müslüman için, hem de dünyanın
tüm diğer insanları için çok hayırlı olacaktır. Kuran ahlakına dayalı
olarak kurulacak bir İslam Birliği, tüm dünyanın adalet ve güvenlik
bulmasına, Kuran ahlakının getirdiği tavır mükemmeliği sayesinde
huzurun yerleşmesine aracı olacaktır.
Müslümanlar, Peygamberimiz Hz. Muhammed
(sav)'in devrinden bu yana, insanlığa; akıl, bilim, düşünce, sanat,
kültür, medeniyet gibi alanlarda öncülük etmiş, "insanların
hayrı"na dev eserler ortaya koymuşlardır. Avrupa Ortaçağ'ın
karanlığında iken, dünyaya bilimi, akılcılığı, tıbbı, sanatı, temizliği
ve diğer pek çok hasleti Müslümanlar öğretmiştir. Kuran'ın nurundan
ve hikmetinden kaynaklanan bu İslami yükselişi tekrar başlatmak
için, geçmişte olduğu gibi bugün de Müslümanların Kuran ahlakını
ve Peygamber Efendimizin (s.a.v.) sünnetini temel alan bir yol göstericiliğe
ihtiyaçları vardır.
Türkiye'ye Düşen Görev
İslam Birliği konusunda tüm İslam
ülkelerinin yanında Türkiye'ye büyük bir rol düştüğünü belirtmek
gerekir. Çünkü Türkiye, sözünü ettiğimiz manada bir İslam Birliği'ni
kurmuş ve 5 yüzyıldan uzun bir süre başarıyla idare etmiş olan Osmanlı
İmparatorluğu'nun mirasçısıdır. Bu sorumluluğu tekrar üstlenebilecek
bir toplumsal alt yapıya ve devlet geleneğine sahiptir. Dahası Türkiye,
İslam dünyasının Batı ile ilişkileri en gelişmiş ülkesidir ki, bu
Batı ile İslam dünyasındaki sorunların çözümünde arabuluculuk yapabilmesine
olanak sağlar. Türkiye'nin tarihsel olarak hoşgörülü ve mutedil
bir anlayışa sahip olması; Türkiye'nin İslam dünyasında dar bir
mezhebi değil, dünya Müslümanlarının büyük çoğunluğunun izlediği
Ehli Sünnet inancını temsil etmesi de, onu İslam Birliği'ne önderlik
etmeye aday kılan önemli bir vasıftır.
Bugün bunu Batılılar dahi görmekte
ve ifade etmektedirler. ABD'li pek çok yorumcu, Türkiye'nin, İslam
dünyasının büyük bölümünü asırlar boyu yönetmiş olan büyük Osmanlı
İmparatorluğu'nun mirasçısı olarak, 21. yüzyılda İslam dünyasını
kalkındırma ve ilerletme projesinin baş aktörü olması gerektiğini
söylemektedir. Los Angeles Times yazarı Jonathan Power
da, "İslam Dünyasının Rönesansı İçin Sahne Hazır" (Stage
Is Set for Islamic World Renaissance) başlıklı 28 Ağustos 2003 tarihli
yazısında bu gerçeğe değinerek şöyle yazmıştır:
"İslam dünyasının tarihteki
önemli yerini yeniden alarak büyük bir entellektüel, bilimsel
ve kaçınılmaz olarak askeri güç haline gelmesi muhtemeldir...
İslam'ın bu rönesansı çok uzak olmayan bir
gelecekte gerçekleşecekse, bunun nedeni İslam dünyasındaki
medeniyet köklerinin çok derinlere uzanmasıdır. Orada kesinlikle
önemli bir beyin gücü vardır. Bu sadece doğru siyasi yapıların
oluşması meselesidir. Modern dünyada belki
şu an kilitli olan potansiyeli bir demokrasi açabilir ki, modern
Türkiye bize bunu işaret etmektedir."
Elbette bu, Türkiye'nin Avrupa Birliği
hedefinden ve Batı dünyası ile itttifak stratejisinden vazgeçmesi
anlamına gelmemektedir. Türkiye, hem Avrupa Birliği'nin hem de "Neo-Osmanlı
Birlik"in üyesi olabilir ve bu iki büyük medeniyeti birbirine
bağlayan bir köprü görevi üstlenebilir.
Türkiye; devlet tecrübesiyle, ordusuyla,
bürokrasisiyle, aydınlarıyla, halkıyla, kültür ve medeniyeti ile
bu büyük projeye öncülük etmeye layık ve ehildir. Tarih, bunun kanıtları
ile doludur. Peygamber efendimizin (s.a.v.) İslam dünyası için Türklerin
önemine dikkat çeken hadisleri, umulur ki, bu şekilde bir kez daha
gerçekleşecek ve büyük Türk milleti, inşa'Allah neo-Osmanlı birliğin
önderi olarak, 21. yüzyıla damgasını vuracaktır.
Tüm Müslümanlara Çağrı
Bugün artık tüm dünyada din ahlakına
uygun olmayan fikir sistemleri çökmeye yüz tutmuş, insanlar Allah'a
imana ve din ahlakına yönelmeye başlamışlardır. Dahası İslam, dünya
gündeminin en önemli konusu olmuş, insanlığın dikkati Hak dine çevrilmiştir.
İçinde bulunduğumuz devrin teknolojik imkanları ise, Müslümanların
hem birbirleri ile iş birliği yapmalarını kolaylaştırmış hem de
insanlara İslam ahlakının güzelliklerini anlatmak için her türlü
kitle iletişim imkanını sağlamıştır.
Ancak bir taraftan da İslam dünyasının
bir kısmında fakirlik ve cehalet vardır. Bundan yararlanan birtakım
kimseler, sözde İslam adına İslam dışı eylemler yaparak, dünyanın
gözünde Müslümanları zan altında bırakmaktadırlar. İslam ahlakına
karşı olan bazı çevreler de, Müslümanların bu durumundan yararlanarak
onlara karşı her türlü zulmü uygulamakta, daha büyük zulümleri de
planlamaktadırlar.
Çözüm, tüm Müslümanları birleştirecek
ve onlara doğru yolu gösterecek bir İslam Birliği'nin kurulmasıdır.
İslam Birliği'nin kurulması için çalışmak, her Müslümanın görevidir:
Tüm Müslüman hükümetler, İslam Birliği'ne
hazırlanmalıdır. Diğer Müslüman ülkelerle aralarındaki ilişkileri
geliştirmeli, bir yandan da gerçek İslam ahlakının kendi ülkelerinde
de daha iyi yerleşmesi için kültürel faaliyetlerde bulunmalıdırlar.
Tüm Müslüman sivil toplum kuruluşları,
çeşitli organizasyonlar, vakıflar, medya mensupları, kanaat önderleri;
Müslümanlar arasındaki ayrımların giderilmesi, birlik ve beraberliğin
sağlanması için çaba göstermelidirler.
Her Müslüman birey, gittiği camide, okuduğu okulda, iş yerinde,
ziyaret ettiği internet platformunda, üyesi olduğu vakıfta veya
kuruluşta, dünya Müslümanlarının birliği için çaba göstermeli, diğer
Müslümanları bu konuda teşvik etmelidir.
Dünyaya ışık tutacak, hem Müslümanlara
hem gayrimüslimlere güzellik sunacak, yeryüzüne adalet ve barış
getirecek o büyük İslam medeniyetinin yeniden yeşermesi tüm Müslümanların
duasıdır. Allah'ın izni ile, İslam Birliği'nin kurulması, tüm bu
güzelliklere bir vesile olacaktır.
Bu kutlu görevde hizmet yüklenmek isteyen
Müslümanlar;
Gelin, Müslümanların arasını bulalım.
Birbirinin camisinde namaz kılmayan, selamlaşmayan, birbirinin yazdığı
kitabı okumayan, ufak bir fikir farklılığı nedeniyle kardeşine düşman
kesilen Müslümanların arasını bulalım. Bu gibi yapay ayrımlar kalksın.
Allah'ın evleri olan camiler, şu veya bu grubun, şu veya bu mezhebin
değil, tüm Müslümanların mescidi olsun. Her Müslüman birbiriyle
selamlaşsın, birbiri ile sohbet etsin. Birbirine hoşgörü göstersin.
Cemaatsel veya kişisel uzlaşmazlıklar son bulsun. Ve tüm Müslümanlar,
elbirliği yaparak, tevazu ve hoşgörü içinde, Allah'a daha çok yakınlaşmak,
O'nun dinine daha çok hizmet etmek için çalışsınlar.
Ve Allah'ın bizlere verdiği şu emri
hiçbir zaman unutmasınlar:
"Allah'ın ipine hepiniz
sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzenizdeki
nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin
arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler
olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken,
oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah,
size ayetlerini böyle açıklar." (Al-i İmran Suresi, 103)
|