| ARİEL ŞARON "SAVAŞ SUÇLUSU"
OLARAK YARGILANACAK MI?
BBC'de yayınlanan Sanık isimli belgeselle aynı
günlerde Sabra ve Şatilla katliamından sağ kurtulan 28 Filistinli,
Belçika mahkemelerine Ariel Şaron'un savaş suçlusu olarak
yargılanması için dava açtı. Davanın bu ülkede açılmasının
nedeni ise Belçika yasalarının herhangi bir ülkede insan hakları
ihlalleri işleyenlerin yargılanmasına olanak tanımasıydı.
Bu davanın dilekçesi ile İsrail Devleti'nin ve
Ariel Şaron'un kanlı tarihine ışık tutacak önemli deliller
ortaya konuyordu. Ünlü tarihçi ve yazarların çalışmalarının,
komisyon raporlarının ve araştırmaların delil gösterildiği
dilekçede, Ariel Şaron'un katilamdan haberdar olduğu, katliamı
yapanları desteklediği ve hatta onlarla birebir koordinasyon
içinde olduğu ile ilgili çok önemli bilgiler yer almaktadır:
"Tarihçiler ve gazeteciler Şaron ve Cemayel'in
12 Eylül'de Bikfaya'da yaptıkları görüşmede Filistin kamplarının
Lübnan güçleri tarafından ortadan kaldırılmaları yönünde bir
anlaşmaya vardıkları konusunda hemfikirdirler.1
Falanjistleri bu bölgeye yollama fikri ise yine
Şaron tarafından 9 Temmuz 1982 tarihinde dile getirilmişti.2
Ve Ariel Şaron Warrior (Savaşçı) isimli kendi
biyografisinde Bikfaya görüşmesi sırasında bu operasyon için
anlaştığını doğrulamaktadır.3
Ariel Şaron'un 22 Eylül 1982 tarihinde İsrail
Parlamentosu'nda yaptığı bir açıklamaya göre Falanjistlerin
Beyrut'taki mülteci kamplarına girilmesine 15 Eylül'de karar
verillmişti.4
Yine Şaron'a göre "İsrail ordusunun mülteci kamplarına
girmeleri yasaklanmıştı ve kampların temizliği Falanjistler
ve Lübnan ordusu tarafından gerçekleştirilecekti.5
... General Drori Ariel Şaron'u telefonla arar
ve şöyle bir haber verir: "Arkadaşlarımız (Falanjistler) kampa
doğru yaklaşıyorlar. Biz onların girişini ayarladık." Ariel
Şaron ise "Tebrikler! Arkadaşlarının operasyonu onaylanmıştır"
der.6
(Dava dilekçesinin tam metni ve tüm mağdurların
detaylı ifadeleri için bkz. http://www.mallat.com/complaint.htm)
Yukarıda saydığımız bilgiler Şaron-Cemayel ilişkisi
ile ilgili ortaya konan delillerden sadece birkaçıdır. Özellikle
de Ariel Şaron'un Warrior (Savaşçı) isimli otobiyografisinde
Falanjistlerin eliyle gerçekleştirilen katliamın pek çok detayına
yer verilmektedir.
Zaten İsrail askerlerinin kendi kontrollerinde
olan bir kampa tam 3 gün boyunca giremediklerini, bu kampta
olan bitenlerden haberdar olmadıklarını, mezarları açan ve
içindeki insanlarla birlikte evleri yıkan buldozerleriyle,
lojistik desteği tedarik ederken "iyi niyet" taşıdıklarını
iddia etmek gerçeklerle bağdaşmamaktadır.



| Yabancı
basında da geniş yer alan haberler, insanların
Şaron'un Sabra ve Şatilla kamplarında yaptıklarını
hatırlamasına vesile oldu. Fransız Le Monde gazetesinde
çıkan haberde, Şaron'un savunmasını hazırladığı
"Belçika Adaletinin Takip Ettiği Ariel Şaron,
Savunmasını Hazırlıyor" başlığı ile aktarılırken,
The Washington Post gazetesi ise kamplardaki katliamla
ilgili tartışmaların alevlendiğine değiniyordu.
|
|
CBS televizyonu da Şaron'un Miloseviç'ten
sonra "Savaş Suçlusu" olarakyargılanıp yargılanamayacağını
tartışmaya açıyordu. |
|
ARİEL ŞARON'UN YARGILANMASI NEYİ DEĞİŞTİRECEK?
Ariel Şaron'un 1982 yılında gerçekleştirdiği
katliam nedeniyle yargılanması önemli bir girişimdir. Ancak
Sabra ve Şatilla katliamının mağdurlarının başlattığı ve haklı
olduğu çok açık olan bu mücadele dahi dünyadan yeterli destek
görmemektedir. Birkaç insan hakları örgütünün dışında kimse
bu kişilere destek vermemektedir. En önemlisi ise Filistin'de
katliamların hala devam etmesidir.
Filistin'de halen yüzlerce masum Filistinli evlerinden
çıkarılıp, topraklarından sürülmekte ve evlerinin üzerinden
buldozerlerle geçilmektedir. Yine savunmasız bir babanın,
kucağında çocuğuyla birlikte öldürülme görüntüleri gazetelere
ve televizyonlara yansımaktadır. İsrail askerleri her gün
yeni bir cinayet, yeni bir saldırı gerçekleştirmektedir. Ve
bu saldırıları yine Ariel Şaron'un direktifleriyle yapmaktadırlar.
Ancak Ariel Şaron gidip, yerine başkası gelse de aynı katliamlar
devam edecektir. Çünkü İsrail'in vahşeti Ariel Şaron'un yargılanmasıyla
sona ermeyecek kadar köklü bir ideolojiye dayanmaktadır ve
İsrail, bu ideolojiden vazgeçmediği sürece, Ortadoğu'ya kan
ve ölüm getirmeye devam edecektir.
Geçmişte yaşanan katliamları gündeme getirmek
tabi ki önemli bir girişimdir, ancak eğer bu bir samimiyetin
ifadesiyse, gösterilen hassasiyetin zulüm sona erene kadar
devam etmesi gerekir. İşte bu nedenle bugün yapılması gereken,
kapsamlı bir uluslararası yaptırım ve tecrit politikasıyla
Siyonist ideolojinin katliamlarını durdurmaya zorlamak olmalıdır.
1- Benny Morris,
The Righteous Victims, New York, A. Knopf, 1999, s. 540
2- Schiff & Ya'ari, Israel's Lebanon War,
New York, Simon and Schuster, 1984, s. 251
3- A. Sharon, Warrior: An Autobiography, Simon
and Schuster, Ney York, 1989, s. 498
4- Sharon à la Knesset, Annexe au rapport
de la Commission Kahan, The Beirut Massacre, The Complete
Kahan Commission Report, Princeton, Karz Cohl, 1983, s. 124.
(Ci-après, Kahan Commission Report).
5- Kahan Report, s. 125: "mopping-up"
6- Amnon Kapeliouk, Sabra et Chatila: Enquête
Sur un Massacre, Paris, Seuil, 1982, s. 37
| Size
ne oluyor ki, Allah yolunda ve: "Rabbimiz, bizi halkı
zalim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli
(koruyucu sahib) gönder, bize katından bir yardım eden
yolla" diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf
bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?
(Nisa Suresi, 75) |
ARİEL ŞARON ALEYHİNE TANIKLIK YAPACAKLAR
ORTADAN KALDIRILIYOR MU?
Ariel Şaron'un Sabra ve Şatilla katliamları nedeni
ile Belçika mahkemelerinde yargılanması konusu gündemdeyken,
dünyanın farklı köşelerinden oldukça dikkat çekici haberler
gelmeye başladı. 1982'de gerçekleştirilen katliamda bizzat
rol alan isimler esrarengiz bir şekilde birer birer hayatlarını
kaybediyorlardı.
Belçika'daki mahkeme Şaron'u yargılayıp yargılamama
kararını henüz vermemiş olmasına rağmen, katliamdan kurtulanların
avukatları mahkemeye sürekli yeni kanıtlar sunmaktadır. Ancak
bu kanıtların en önemlisi, kuşkusuz bu vahşete tanıklık edenlerin
ve hatta bizzat bu katliamda rol alanların anıları olacaktır.
Ne var ki İsrail'in organize ettiği bu vahşette payı olanlar
son aylarda arka arkaya öldürülmekte, böylece davanın en önemli
tanıkları ortadan kaldırılmaktadır.
İlk olarak, 1982'de baskını
gerçekleştiren Falanj gruplarının lideri Elia Hobeika'nın
en yakın arkadaşı Jean Ghanem ilginç bir trafik kazasında
hayatını kaybetmiştir. Yeni yıl öncesinde arabası göz göre
göre bir ağaca çarpan Ghanem, iki hafta boyunca komada kaldıktan
sonra ölmüştür. Daha sonra ise, Lübnan tarihinin en kanlı
en acımasız liderlerinden biri olarak tanınan Elia Hobeika
arabasına yerleştirilen bombanın patlaması ile bir suikasta
kurban gitmiştir. Hobeika'nın suikastının hemen ardından gözlerin
İsrail güçlerine çevrilmesinin en önemli nedenlerinden birisi,
Hobeika'nın ölümünden kısa bir süre önce (suikasttan 24 saat
önce) gerekirse Belçika'da Ariel Şaron aleyhinde tanıklık
yapabileceğini bildirmiş olmasıdır. Hatta Hobeika yaptığı
bir basın toplantısında, "Sabra ve Şatilla'da gerçekte neler
olduğunu gösterecek kanıtlarım var, bu kanıtlar Kahan Komisyonunun
raporuna yeni bir ışık tutacak" demiştir.1
Böyle bir tanıklığın Şaron'u çok zor duruma düşüreceği
açıktır. Çünkü Hobeika, 1980'lerde İsrail kamplarında İsrail
güvenlik güçleri tarafından eğitilmiş ve Şaron'un yönlendirmesi
ile Sabra ve Şatilla katliamını gerçekleştiren Falanjistlerin
liderliğini yapmış bir isimdir. Nitekim İsrail'de katliamı
soruşturmak için görevlendirilmiş olan Kahan Komisyonu hazırladığı
raporda, Hobeika'nın ismine yer vermiş ve dönemin Savunma
Bakanı Ariel Şaron ve Hobeika'nın katliamdan birinci derecede
sorumlu olduğunu açıklamıştır.2
Kısacası Sabra ve Şatilla kamplarında hayatlarını
kaybeden siviller, İsrail'in koruması altında hareket eden
Hobeika Falanjlarının kurbanlarıdır. Hatta Hobeika'nın baskın
sırasında kendisine, sivil tutuklulara ne yapması gerektiğini
soran bir Falanj milisine, gülerek 'Bir daha bana böyle saçma
sorular sorma' diyerek hepsinin katledilmesini emretmesi,
Hobeika ile ilgili en bilinen anektodlardan birisidir.3
Hobeika'nın suikastının ardından öldürülen diğer
kişi de Micheal Nassar'dır. Hobeika'nın eski yardımcılarından
olan Nassar, Balkanlardaki çatışmalar sırasında Lübnan iç
savaşından arta kalan silahları Hırvat milislere satmış ve
kazandığı para ile Brezilya'ya göç edip orada yaşamaya başlamıştı.
Karısı ile birlikte arabasında vurularak öldürülen Nassar'ın
Brezilya mafyası tarafından katledildiği öne sürülse bile,
bu cinayetlerin arka arkaya gelmesi suikastların ardındaki
gerçek neden hakkında önemli bir ipucu vermektedir.
1- The Independent,
25 Ocak 2002
2- The Independent, 25 Ocak 2002
3- The Independent, 25 Ocak 2002
|
|
Mülteci Kampları
1948 yılında BM'in 181 sayılı kararının tanınması ile
birlikte bir anda yüz binlerce Filistinli Müslüman kendi vatanlarında
vatansız duruma düştüler. Bu karara göre Filistin toprakları Yahudiler
ve Müslümanlar arasında ikiye bölünüyordu. Filistin halkına ait
olan toprakların en verimli kesimini oluşturan %55'i Yahudilere,
çöllerden ve verimsiz topraklardan oluşan geri kalan %45'i ise Müslümanlara
bırakılıyordu. İngilizlerin bölgeden tamamen çekilmesinin ardından
Yahudiler, Müslümanlara ait olan toprağın %15'ini daha işgal ettiler.
Geriye sadece Gazze Şeridi ve Batı Şeria bölgeleri kaldı.
Bu durum 750 bin Müslümanın sahip oldukları herşeyi
geride bırakıp, göç etmelerine neden oldu. Bu mülteci nüfusun yaklaşık
üçte biri Batı Şeria'ya, üçte biri Gazze Şeridi'ne ve geri kalan
üçte biri de Ürdün, Suriye ve Lübnan başta olmak üzere komşu Arap
ülkelerine iltica ettiler. 1967 yılında yaşanan ve Altı Gün Savaşları
olarak da bilinen savaş esnasında Batı Şeria ve Gazze Şeridi de
İsrail ordusu tarafından işgal edildi ve Müslümanların büyük çoğunluğu
bu bölgeleri de terk ederek bir kez daha komşu ülkelere göç ettiler.
Bugün dünyaya dağılmış durumda olan Filistinli sayısının 3,5-4 milyon
civarında olduğu tahmin edilmektedir. Bunlardan bir milyona yakını
Batı Şeria ile Gazze Şeridi ve Lübnan, Ürdün ve Suriye gibi komşu
ülkelerin sınırlarında bulunan kamplarda, diğerleri ise kamplar
dışında, ancak vatansız olarak yaşamlarına devam etmektedir. Şu
anda orta yaşın üzerinde olan Filistinlilerin büyük çoğunluğu mülteci
kamplarında dünyaya gözlerini açmıştır.

İsrail saldırıları Filistin halkını doğup büyüdükleri topraklardan
çıkmak zorunda bıraktı. |
Filistinli Müslümanlar bu kamplarda son derece
ilkel ve zor koşullarda yaşamaktadır. Her biri yaklaşık 60 m2'den
oluşan yaşam birimlerinin pek çoğunun alt yapı tesisleri yok denecek
kadar azdır. Ayrıca kamplarda yaşayanların büyük çoğunluğunun işsiz
olması da önemli sorunlardan birisidir. Kamplardaki Müslümanlar genelde
BM ve diğer yardım kuruluşlarının yaptığı yardımlar ile geçinmekte,
bu yardımlar ise ne yazık ki bu insanların ihtiyaçlarının ancak çok
az bir kısmını karşılayabilmektedir. Özellikle
çok sayıda mültecinin yaşadığı Gazze Şeridi'nde durum çok vahimdir.
Bölgede fakirlik oranı %98'i, işsizlik oranı ise %60'ı bulmaktadır.
Gazze topraklarındaki yoğun nüfus, mültecilerin yaşadıkları geçim
sıkıntısının şiddetini daha da artırmaktadır. Gazze'de km2 başına
2.500 kişi düşmektedir. Türkiye'de km2 başına 80 kişi düştüğü göz
önünde bulundurulursa, Gazze'deki sıkıntının boyutu daha kolay anlaşılacaktır.
Ayrıca bu kişilerin tüm mal varlıklarını ve iş imkanlarını geride
bırakarak bu bölgelere sığındıkları düşünülürse, Filistinli Müslümanların
yaşam koşulları zihinlerde daha kolay şekillenebilir.
İsrail Hayfa Üniversitesi'nde psikoloji profesörü olan
Benjamin Beit Hallahmi, The Israeli Connection (İsrail
Bağlantısı) adlı kitabında Gazze Şeridi'nde yaşayan Müslümanların
içinde bulundukları durumu ve İsrail'in buradaki halka bakış açısını
şöyle dile getirir:
Bu satırların yazıldığı sırada İsrail işgali
altındaki Gazze Şeridi'nin nüfusu 525.000 ve km2 başına 2.150 kişi
düşüyor. Sağlığı yerinde olan çoğu Gazzeli 8 yaşından itibaren ortalama
İsrail ücretlerinin %40 altındaki ücretlerle İsrail'de çalışmaya
başlıyor. Gelir vergisi ve sosyal güvenlik vergisi ödüyorlar, ama
hiçbir haktan faydalanamıyorlar. Çünkü vatandaşlık hakları yok...
İsrail'in anlayışına göre Gazze çaresizliğin ve fakirliğin sembolüdür,
ama Gazze vatandaşlarına acıma yoktur, çünkü onlar düşmandır...50
| MÜLTECİLERİN
SIĞINDIĞI YERLER |
KAMPLARDA |
KAMPLAR
DIŞINDA |
TOPLAM |
| |
238.188 |
1.050.009 |
1.288.197 |
| Batı Şeria |
131.705 |
385.707 |
517.412 |
| Gazze |
362.626 |
320.934 |
683.560 |
| Lübnan |
175.747 |
170.417 |
346.164 |
| Suriye
|
83.311 |
253.997 |
337.308 |
| Toplam |
991.577 |
2.181.064 |
3.172.641 |
Zaman Gazetesi,
6 Mart 2001 |
Mülteci kamplarındaki kötü koşullara daha yakından
göz atabilmek için Amerikan vatandaşı bir Filistinlinin bu kamplara
yaptığı ziyaret sırasında edindiği izlenimlere kısaca yer vermekte
fayda vardır. Yasemin Subhi Ali isimli bu tıp öğrencisinin 1999
yılında Şatilla Kampı'na yaptığı ziyarete dair izlenimleri şu şekildedir:
Yol boyunca iç savaşın ve yıllarca süren İsrail işgalinin
neticesi olan yıkıntıları seyrettim. Kamp denilen yerin bir kapısı,
bir girişi ve bir çıkışı olacağını tahmin ediyordum. Oysa yoktu.
Gerek de yoktu. Kamp ile çevresindeki yerleşimler arasında, bu çevre
de çok yaşanılır bir yer olmadığı halde, öylesine bariz bir medeniyet
ve şehirleşme farkı vardı ki, buranın hedefimizdeki kamp olduğunu
hemen anladım. Mülteci kampları ile alakalı duyduğum ve
çoğunu abartı zannettiğim bütün sefalet manzaraları gözlerimin önünde
akıyordu. Yol denen şey çöp, moloz, taş yığınları arasında manevra
yapan bir şeydi... Bugün kalabalık dükkanlarla dolu olan
caddenin ara sokaklarında kurşun izlerini, barut yanıklarını sergileyen
binalar ve biraz ötede kamp sakinlerinin bir anıt dikmelerine bile
izin verilmemiş olan bir mezarlık o kötü hatırayı (yaklaşık 3.000
Müslümanın katledildiği Sabra ve Şatilla katliamı) canlı tutuyordu.51
Önemli mülteci kamplarından biri de Bethlehem yakınlarındaki
Dheisheh'dir. Ünlü Fransız dergisi Le Monde Diplomatique'in
Kasım 2000 tarihli sayısında, Birzeit Üniversitesi'nde Across Borders
(Karşı Sınırlar) Projesi'nin Halkla İlişkiler ve Teknik Müdürlüğünü
yürüten Muna Hamzeh-Mhuaisen'in günlüğünden bu kampla ilgili belli
kesitlere yer verilmiştir. Muna Hamzeh-Muhaisen'in günlüğünde aktardığı
olaylar, Filistin halkının durumunu yansıtması açısından oldukça
dikkat çekicidir:
Dheisheh'de hiçkimsenin işe gitme imkanı yok, Bethlehem'de
çalışanlar hariç. A Bölgesi'nde bulunan her Filistin yaşam birimi
tanklarla bir diğerinden koparılmış durumda. Beytüllahim'den El-Halil'e
veya Kudüs'e gidemiyoruz. Bütün günümüzü haberleri izleyerek geçiriyoruz...
İnsanlar öyle baskılara maruz kalıyorlar ki, zamanın artık geldiğini
düşünüyorlar; ya onlar ya biz... Artık insanlar bundan bıkıp usandılar.
İsrail'in sataşmalarından bıktılar, yetkililerin kokuşmuşluğundan
usandılar, bu topraklarda ırkçı bir devlet kurmaya çalışan, Batı
Şeria'yı iki yüz küçük adacığa bölen, barış anlaşmalarından usandılar...
Tüm bunlar yaşanırken İsrail'de, hayat tamamen normal akışında devam
ediyor. İsrailliler her sabah uyanıyorlar, çocukları okullarına
giderken onlar da işlerine gidiyorlar. Restorana veya tiyatroya
gitmek için dışarı çıkıyorlar. Burada olup biten hiçbir şey onları
ilgilendirmiyor. Sanki bizleri yaralayan, öldüren, sakat bırakan
eşleri, babaları, çocukları onlarla ilgileri olmayan, uzaklardan
gelen paralı askerlermiş gibi davranıyorlar... Hiç kimse yeni bir
anlaşma haberi duymak istemiyor. İsrail ağır toplarını geri çekecek.
Peki ya sonra? Sivil halkı öldürmek için yine gerçek cephane kullanacaklar,
kauçuktan mermiler, lakrimojen gazı kullanacaklar. Biz yine ırk
ayırımı (apartheid) yapılan bir yerde gözümüzü açacağız...
Bugün Um Hazem'in yüzüne nasıl bakacağız? Um Hazem
oğlun Mustafa şehitler ordusuna katıldı. İsrail kurşunları Mustafa'nın
göğsünü ve kollarını kömür haline getirmiş. Hastane odasında bize
cesetini gösterdiler. Kemiklerini görüyorduk. Keskin nişancıların
dört kurşunu ile vücudu delik deşik olmuştu...
Ben 1967 yılında ve karanlık bir Eylül ayında Amman'daki
bir çocuktum. Hemen hemen tüm İntifada boyunca Filistin'de yaşadım.
Ama ilk defa, duyduğum bu mermi sesleri artık beni korkutmuyordu.
Ve hayatımda ilk defa tüm yaşamları işgal altında geçen Filistinlilerin
neden sürekli İsrailliler ile mücadele ettiklerini, onların silahlarına
karşı taşlarla karşı koyduklarını daha iyi anlıyorum...52
Tüm bu koşulların yanı sıra İsrail'in uyguladığı şiddet
kamplarda tüm hızıyla devam etmektedir. Kendisi de bir Polonya Yahudi
gettosunda doğmuş olan yazar Norman Finkelstein, İntifada yıllarını
anlatan The Rise and Fall of Palestine (Filistin'in Yükselişi
ve Düşüşü) adlı kitabında bu şiddetin örneklerinden şöyle bahsetmektedir:
Mülteci kamplarında en sık rastlanılan İsrail şiddeti
örneği soykırımdır. Tozu dumana katarak mülteci kampına
dalan askerler ve yerleşimciler önce gözyaşı bombaları atıp etrafa
kurşun yağdırırlar, sonra evlerin kapılarını ve camlarını kırarlar,
genellikle evlerin içine dalıp bir kaç kişiyi döverler (çoğu zaman
bir iki insanı rehin aldıkları da olur).53
Bugün mülteci olarak yaşamlarına devam eden Filistin
halkının tek isteği topraklarına, vatanlarına yeniden dönebilmektir.
Nitekim yapılan çeşitli barış görüşmelerinin ana gündem maddelerinden
birisi de mülteciler konusudur. Ancak İsrail'in bu konuda çok keskin
bir politikası vardır. İsrail'in şu anki Başbakanı Ariel Şaron'un
seçim sloganın 'Kudüs bölünemez, mülteciler dönemez' olması da İsrail'in,
Şaron iktidarda olduğu müddetçe, mülteci politikasını göstermesi
açısından önemlidir.
 
Evleri yıkılıp, kimlik kartlarına el koyulan Filistinliler
çadırlarda hayatlarını sürdürüyor ve evlerine dönebilecekleri
günün gelmesini umutla bekliyorlar. |
Kitabın başında da değindiğimiz gibi Yahudi devletinin
kurulması kadar, korunup güçlenmesi de Siyonistler için kutsal bir
anlam taşımaktadır. Böyle bir güçlenme ise ancak Kutsal Topraklar'da
yaşayan Yahudi nüfusun çoğalması ve yerleşim alanlarının genişlemesi
ile mümkündür. Nitekim Ariel Şaron 2001 yılının Mart ayı başında
basına verdiği demecinde, gelecek 10-12 yıl içerisinde İsrail'e
1 milyon civarında Yahudi göçmen taşımak ve 2020 yılına kadar ülkede
yaşayan ve gelecek olan Yahudilere uygun yaşam koşulları oluşturmak
zorunda olduklarını ifade etmiştir. Şaron "Eğer onların Yahudi olarak
kalmasını istiyorsak, onlar burada yaşamalı. Yahudilerin buraya
gelmesi için her türlü gayret gösterilmeli"54
sözleri ile de İsrail Devleti'nin Filistin topraklarını gasp etmeye
verdiği önemi göstermiştir.
Sağlıksız yaşam koşulları, ekonomik ambargonun getirdiği sıkıntılar,
tıbbi ihtiyaçların karşılanamaması en çok Filistinli çocukları
etkiliyor. |
Filistin halkına yapılan bu zulüm tüm dünyanın gözleri
önünde gerçekleştirilmektedir. Özellikle de mülteciler çok zor şartlar
altında yaşamlarını sürdürmekte, üstelik her an yeni bir bombardıman
tehditiyle karşı karşıya bulunmaktadır. Ancak şunu hiçbir zaman
unutmamak gerekir ki Allah'ın yardımı ve desteği her zaman iman
edenlerin yanındadır. Allah bu kişilere hem dünyada hem de ahirette
vereceği karşılığı Al-i İmran Suresi'nde şu şekilde bildirir:
Nice peygamberle birlikte birçok Rabbani (bilgin)ler
savaşa girdiler de, Allah yolunda kendilerine isabet eden (güçlük
ve mihnet)den dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne boyun eğdiler.
Allah, sabredenleri sever. Onların söyledikleri: "Rabbimiz, günahlarımızı
ve işimizdeki aşırılıklarımızı bağışla, ayaklarımızı (bastıkları
yerde) sağlamlaştır ve bize kafirler topluluğuna karşı yardım et"
demelerinden başka bir şey değildi. Böylece Allah, dünya ve ahiret
sevabının güzelliğini onlara verdi. Allah iyilikte bulunanları sever.
(Al-i İmran Suresi, 146-148)
Kuşkusuz kitabın ilk bölümlerinde de vurguladığımız
gibi iman ve vicdan sahibi müminlerin bu zulmü görmezden gelmeleri
mümkün değildir. Masum insanlar birer birer hayatını kaybederken
rahatlıkla yatağında uyuması, günlük işleriyle ilgilenmesi ve yalnızca
kendi rahatının peşinde olması imkansızdır. Çünkü çözüm yolu Kuran'da
bildirilmiştir ve bu çözümü hayata geçirecek olan kişiler de müminlerdir.
Allah, "… Size Allah'tan bir nur ve apaçık bir Kitap geldi. Allah,
rızasına uyanları bununla kurtuluş yollarına ulaştırır ve onları
kendi izniyle karanlıklardan nura çıkarır. Onları dosdoğru yola
yöneltip-iletir." (Maide Suresi, 15-16) ayetleriyle zulme uğratılan
insanların Kuran rehberliğinde kurtuluşa ulaşabileceklerini bildirmiştir.
Çözüm, Kuran'a tam olarak sarılmak, bu şuurla tüm dünya Müslümanlarının
haklarına sahip çıkmak ve din ahlakına düşman olan güçlerle fikren
mücadele etmektir.
Baskı Altında Yaşam
İsrail Devleti'nin Filistin halkına karşı izlediği
baskı ve sindirme yöntemlerinden birisi de Filistin halkını abluka
altında bir yaşam sürmeye mecbur bırakmaktır. Nüfuslarına oranla
oldukça küçük topraklara sahip olan Filistin halkı, yaşadığı alanlarda
da sürekli bir denetim ve kontrol altında tutulmaktadır. (Aslında
Filistin halkı şu anda herhangi bir toprağa sahip değildir. İşgal
altındaki topraklarda İsrail'in kendisine izin verdiği alanlarda
yaşamaya mahkum edilmiştir.)
İsrail, Filistin Özerk Yönetimi'nin sınırları dahilinde
bulunan Batı Şeria'nın %97'sini, Gazze Bölgesi'nin ise %40'ını denetimi
altında tutmaya devam etmektedir. Her ne kadar bu bölgelerde yaşayan
Filistinliler, kendi yönetimlerinin idaresi altındalarmış gibi gözükseler
de, İsrail bütün Batı Şeria ve Gazze genelinde hareket etme özgürlüğüne
şiddetli bir sınırlama getirmiştir. Mart 1993'den itibaren bu bölgelerde
yaşayan Filistinlilerin İsrail ve Doğu Kudüs'te hareket edebilmeleri
izne tabi tutulmuştur. Bu uygulama Filistin halkının ekonomik faaliyetlerini
sınırlandırdığı gibi, eğitim, sağlık, ibadet özgürlüğü gibi temel
insani haklarını da elinden almıştır.
 
Filistin halkının hayatının her anı İsrail askerlerinin kontrolü
altında. Evlerde, arabalarda ve iş yerlerinde yapılan kontroller
ise birer işkenceden farksız... |
Aslında İsrail'in abluka politikası iki yönlüdür. Birinci
ve görünen yön, sık sık 'güvenlik' gerekçesi ile Filistin halkının
yaşadığı bölgelerin etrafına askeri yığınaklar yapılması ve çeşitli
kontrol noktaları kurulmasıdır. Hatta son zamanlarda İsrail güçleri,
Filistin halkının yaşadığı bölgenin etrafını dikenli tellerle ve
beton duvarlarla çevrelemeye, ana ulaşım yollarını kazarak hendekler
oluşturmaya başlamıştır. Bu kontrol noktaları, İsrail askerlerinin
saldırganlığı nedeniyle sık sık ölümlerle neticelenen olaylara sahne
olmaktadır.
Mısır'da yayınlanan Al-Ahram dergisinde yer
alan bir yazısında gazeteci Graham Usher, 2001 itibarıyla Batı Şeria'daki
İsrail ablukasını ve bu ablukanın Müslüman halk üzerinde oluşturduğu
etkiyi şu şekilde aktarmaktadır:
Batı Şeria'da 90 askeri kontrol noktası ve 163 toprak
barikat bulunmaktadır. İsrail'de çalışan 30 bin civarında Filistinli
her gün bu barikatlardan çamurlara batıp çıkarak işlerine gitmektedir...
En yaygın olan barikat şekli ise çamur ve çakıllardan oluşan yaklaşık
bir metrelik rampalardır ve bu rampalar genelikle yine bir metrelik
çukurlarla çevrilidir. Bunlar Batı Şeria'da hemen hemen her şehre,
kasabaya veya kampa giden her yolu keser. Bu gibi gerçekler Filistin
halkı tarafından, her ne kadar İsrail hükümeti resmen kabul etmek
istemese de, İsrail'in sivil halkı cezalandırmak için geliştirdiği
yöntemler olarak algılanmaktadır. Ve onlara inanılmaz acılar vermektedir...
Bu gibi baskıların -asla açıklanmayan- asıl amacı Filistinlilerin
mücadele etmekten vazgeçmelerini sağlamaktır.55
| W.REPORT,
4-5.94 |
W.REPORT,
8-9.01 |
|
Filistin yerleşim alanlarının etraflarında
oluşturulan bu barikatlar, halka ilaç ve su gibi temel ihtiyaç malzemelerinin
ulaşmasını da engellemektedir. Alt yapı sistemleri ve su tesisatı
olmadığı için tankerlerle su ihtiyacını karşılayan pek çok kampa,
kazılan çukurlar sonrasında tankerler ulaşamamaktadır. Bu durumda
pek çok insan su ihtiyacını yağmur sularından karşılamaya çalışmaktadır.
Bunun yanı sıra mülteci kamplarında
yaşayan çocukların eğitim hakkı da engellenmektedir. Mülteci kamplarına
ve köylere öğretmenler genellikle diğer şehirlerden geldiğinden
abluka, öğretmenlerin görev yerlerine ulaşmalarına engel olmaktadır.
Abluka Filistinli çiftçileri de olumsuz yönde etkilemektedir. Ürünlerini
taşıdıkları kamyonlar İsrail askerlerinin kazdıkları çukurlara düştüğü
için, Filistinli çiftçiler ürünlerini ancak sırtlarında taşıyarak
bir yerden bir yere ulaştırabilmektedir.
Vaktinin büyük kısmını işgal edilmiş topraklarda geçiren
ve Müslümanların yaşadıkları zorluklara şahit olan İsrailli gazeteci
Gideon Levy Women in Black (Siyahlar İçindeki Kadınlar)
başlıklı makalesinde işgal altındaki topraklarda kuşatılmış kasaba
ve kamplardaki yaşamı dile getirmiş ve Filistin halkının yaşadıkları
zorlukları anlatmıştır:
Batı Şeria kuşatma altında, kasabaları ve köyleri ablukaya
alınmış, ana yollar ise yalnızca Yahudiler için açık... Şoförler
birbirlerine el hareketleri ile bilgi aktarıyorlar. Ancak bunlar
yol durumunu bildiren trafik raporları değil, bunlar yerleşimcilerin
ve askerlerin neler yaptığını gösteren ölüm-kalım mesajları. Askerler
ise olanları izliyorlar, bazen hızla jipleri ile trafiği keserken,
bazen de durdurdukları arabaların lastiklerini bıçak darbeleri ile
parçalıyorlar. Elbette stepneyi unutmuyorlar. Bazen hiçbir gerekçe
göstermeden yolcuların kimliklerini alıkoyuyorlar. Bazen şoförleri
indirip dövüyorlar. Bazen yaya olarak yolculuk yapanları kovalıyorlar.
Bazen de yolcuların üzerine ateş açıp ölümlerine neden oluyorlar,
geçen Pazar komşu kasabadan ziyarete gelen Fatma Abu Jish'i öldürdükleri
gibi.56
Yerleşim Birimleri ile Abluka Altına Alınmış
Filistin Toprakları
Bunların da ötesinde, ilk bakışta fark edilemeyen ikinci
abluka ise, Filistin halkının yaşadığı alanların sürekli inşa edilen
Yahudi yerleşim bölgeleri ile sınırlandırılmasıdır. İsrail yeni
yerleşim alanlarının açılması konusunda sistemli bir politika izlemektedir.
Üstelik birimlerin yerleşim kapasitesi kadar inşa edildikleri alanlar
da İsrail açısından son derece büyük önem taşımaktadır. Örneğin,
Gazze Şeridi ve Batı Şeria gibi Filistin Özerk Yönetimi'ne bırakılması
düşünülen alanlarda bulunan yerleşim birimlerine İsrail büyük önem
vermektedir. Bu topraklar Filistin halkına bırakılsa bile, İsrail,
yerleşimcilerin bu alanlardan çıkarılmasını asla kabul etmemekte,
üstelik Filistin polisi bu alanları denetleme ve kontrol etme yetkisine
de sahip olamamaktadır. Bu durum İsrail'in fiili olarak işgal ettiği
toprakları asla terk etmeyeceği anlamını taşımaktadır.
Bu yerleşim birimlerinin diğer bir önemi de bir şekilde
Filistinlilerin bulunduğu alanları çevreliyor olmalarıdır. Yerleşimciler
bir birimden diğerine İsrail Devleti'nin inşa ettiği tünellerden,
Arap topraklarına uğramadan kolaylıkla ulaşabilmektedir. Bir Filistinli'nin
yaşadığı kamptan çıkıp bir başka kampa akrabasını ziyarete gitmesi
veya her sabah işine ulaşabilmesi içinse, birçok kez İsrail askerlerinin
kontrolünden geçmesi gerekmektedir. Eğer Filistin bugünkü haliyle
bağımsızlığını ilan etse bile, toprakları birbirinden bağımsız ve
birbirine uzak bölgelerden oluşacaktır. Üstelik kurulacak Filistin
Devleti'nin ara bölgeleri İsrail güçlerinin kontrolünde olacaktır.
Böyle bir devletin sınırlarının nasıl belirleneceği, ekonomisinin
nasıl kalkınacağı, sağlık ve eğitim alanlarında ne şekilde yatırımlar
yapabileceği ise meçhuldür. İsrail'in amacının, bu şekilde fiili
olarak yok edemediği Filistin gerçeğini zaman içinde asimilasyon
yöntemi ile yok etmek olduğu gayet açıktır. Böylece İsrail Devleti
birbirinden uzak ve birbirine ulaşamayan Filistin toplulukları oluşturmayı
ve zamanla bu toplulukları birbirinden kültürel ve sosyolojik olarak
koparmayı planlamaktadır.
Aslında İsrail'in yerleşim bölgelerini özellikle Filistin
halkının yoğun olarak yaşadığı bölgelerin ortasına konuşlandırması,
çatışmaların temel nedenini oluşturmaktadır. Ortadoğu konulu kitaplarıyla
tanınan ve Fransız Le Monde Diplomatique dergisinin Genel
Yayın Yönetmeni olan Alain Gresh bir makalesinde İsrail yerleşim
bölgeleri hakkında şunları yazmaktadır:
... Filistin topraklarının tam merkezinde bulunan yerleşim
bölgeleri, ... Her geçen gün, bu yerleşim bölgeleri Filistinlilerin
topraklarını azar azar yiyip bitiriyor. Bunların "korunmaları" için
binlerce İsrail askeri bölgeye yerleştiriliyor, sayısız "kontrol
noktaları" oluşturuluyor ve bunlar Filistinliler için her türlü
küçük düşürme bölgeleri haline getiriliyor. Yerleşim bölgeleri için
yollar yapılıyor. Sadece bunların varlığı dahi, güçlü ve kalıcı
bir bağımsız devlet fikrini zedelemeye yetiyor...57
Filistin topraklarında bulunan bu yerleşim bölgeleri,
yeni İntifada'nın en çok kan dökülen sürtüşme noktalarından birisidir.
Zira direniş gösteren Filistinlilerin verdikleri ilk mesaj çok açıktır:
İsrail bu yerleşim bölgeleri ile barış arasında bir seçim yapmak
durumundadır. Üstelik bu yerleşim birimleri, Uluslararası
Ceza Mahkemesi tüzüğüne göre de "savaş suçu" olarak sınıflandırılmaktadır.
Meretz sol hareketinden milletvekili M. Yossi Sarid yerleşim
bölgelerindeki durumu şu şekilde itiraf etmektedir:
Yerleşim bölgeleri şu anda bir fırtınanın kalbinde
bulunuyor ve ezelden beri hem kendi sakinleri, hem de askerler için
büyük tehlikeler arz ediyor. Bu yerleşim bölgeleri hiç vakit kaybetmeden
en kısa sürede dağıtılmalıdır.58
İşgal edilmiş topraklardaki İsrail İnsan Hakları ve
İstihbarat Merkezi B'Tselem'in başında bulunan Eitan Felner'in,
Batı Şeria'da kurulan "Maale Adumim" adlı yerleşim birimi hakkında
yazdığı yazı da "Güney Afrika'da buna Apartheid (ırk ayrımı)
derler" başlığını taşımaktaydı. Felner yazısında İsrail
yönetiminin yerleşim bölgelerini oluştururken, Filistinlileri zorla
evlerinden kovduklarına, sonra bu bölgelere çok büyük yatırımlar
yaptıklarına ve insanların buraya taşınabilmesi için hükümet yardımları
düzenlendiğine dikkat çekmekteydi. Dönemin Başbakanı Ehud Barak'ın
bir yandan barış görüşmeleri yaparken, diğer yandan yerleşim bölgeleri
oluşturmaya hız verdiğini ve Maale Adumim'in açılışına gittiğinde
"Sizin burada inşa ettiğiniz her ev, İsrail Devleti'nin
bir parçasıdır. Her zaman için. Yeni hükümet İsrail Devleti'ni güçlendirmeye
devam edecektir ve bizler Maale Adumim'i güçlendirmeye ve kalkındırmaya
devam edeceğiz" şeklinde bir konuşma yaptığının altının
çizildiği makalenin vardığı sonuç ise şöyleydi:
Ama Maale Adumim, lüks broşürlerinde ve görkemli internet
sitesinde anlatıldığı gibi yalnızca bir kentsel kalkınmanın başarısının
hikayesi değildi. Burası Filistinlilerden alınmış bir mülkiyet üzerine,
d'Abou Dis, El Izriyeh, El Issawiyeh, El Tour et Anata köylerinin
toprakları üzerine inşa edilmişti.59
Kontrol Noktalarında Uygulanan Zulüm
Aslında İsrail'in ikiyüzlü politikası "Barış Süreci"nin
başından beri devam etmektedir. Hatırlanacağı gibi 1993 yılında
yürürlüğe giren Oslo Anlaşmaları ile Filistin Özerk Yönetimi İsrail
tarafından da tanınmış oluyordu. Bu süreç, sınırları tam anlamı
ile belli olmasa da, bağımsız bir Filistin Devleti'nin gündeme gelmesine
vesile oldu. Ancak ilk planda olumlu gibi görünen bu gelişme, aslında
İsrail Devleti tarafından Müslüman halka uygulanabilecek yeni bir
zulüm yöntemi olarak kullanıldı.
Özerk Yönetimin kabul edilmesiyle birlikte Gazze ve
Batı Şeria'da yaşayan Müslümanların yaşam şartları daha da kötüleşti.
Önceden işgal edilmiş topraklar üzerinde daha rahat hareket edebilen
ve asgari ücretle de olsa kendilerine iş bulabilen Filistinliler,
özerklik anlaşmasıyla araya konulan sınırlardan sonra daha büyük
kısıtlamalarla karşılaştılar. Bu sınırlardan geçiş vizeye bağlandı.
Böyle bir vize uygulaması Filistinlilerin hareket kabiliyetini iyice
sınırlandırdı. Normal zamanlarda dahi sık sık kimlik kontrolünden
geçirilen, yollara kurulan barikatlarda arabalarından indirilip
üstleri aranan ve bu esnada hakarete uğrayan Filistin halkı bu uygulamadan
sonra tam bir denetim altına alınmış oldu. Gazetelerde sık sık rastladığınız
"ambülans gelmesine izin verilmediği için hayatını kaybeden yaşlı
bir Filistinli" ya da "hastaneye götürülmesine müsaade edilmediği
için ölen hasta bir kadın" haberleri işte bu abluka uygulamalarının
birer sonucudur.
Filistin Ticaret Bakan Yardımcısı Süleyman
Ebu Karş bir röportajında bu ablukaların hayatlarını nasıl değiştirdiğini
şöyle dile getirmektedir:
Buraya nasıl geldiğimi biliyor
musun? Evimizin bulunduğu bölge ile havaalanı arası İsrail tankları
ile dolu idi. Beni öldürselerdi, kim onlardan hesap soracaktı?
İsrail şüpheli olduğumu ve bundan dolayı öldürüldüğümü söyleyecekti.
İsrail askerleri benimle birlikte gelecek heyetin havaalanına
gitmesine izin vermedi. Şimdi evime döneceğim, fakat oğlum telefonda
bana yolların kapalı olduğunu söylüyor. Evime varıp varamayacağım
meçhul.60
Buraya nasıl geldiğimi biliyor musun? Evimizin bulunduğu
bölge ile havaalanı arası İsrail tankları ile dolu idi. Beni öldürselerdi,
kim onlardan hesap soracaktı? İsrail şüpheli olduğumu ve bundan
dolayı öldürüldüğümü söyleyecekti. İsrail askerleri benimle birlikte
gelecek heyetin havaalanına gitmesine izin vermedi. Şimdi evime
döneceğim, fakat oğlum telefonda bana yolların kapalı olduğunu söylüyor.
Evime varıp varamayacağım meçhul.60
Avrupa Parlamentosu'nun İngiliz Parlamenterlerinden
Bashir Khanbhai ise, Filistin'e yaptığı ziyaret sonrasında bizzat
şahit olduğu olaylar neticesinde İsrail'in baskıcı ve saldırgan
politikası ile ilgili Parlamento'ya sunduğu raporda şunları aktarmıştır:
İsrail gücünü elkoyma yönünde kullanmıştır, evleri
ve tarlaları yakıp yıkmış, masum sivillleri göz altına almış, işkence
uygulamış ve infaz etmiştir. Uluslararası kuralları hiçe sayarak
sokağa çıkma yasakları ile bir halkı toptan cezalandırmış ve gözdağı
vermiştir. İsrail Savunma Bakanlığı en büyük ve en zengin bakanlıktır.
Filistin'de dağıtılan tüm basılı malzemeleri; ithal ve ihraç edilen
tüm ürünleri; tüm bireylerin ve araçların hareketlerini; yeni binaların
inşa edilmesi ve kamu hizmetleri de dahil olmak üzere her türlü
toprak kullanımını kontrol eder. Filistin topraklarında adeta mantar
gibi biten tüm yerleşim birimlerinin güvenliğini sağlar. Bu yerleşim
birimlerinin bazılarında sadece 30-40 kişi yaşıyor olmasına rağmen
yüzlerce asker tarafından korunurlar. Özellikle geçtiğimiz yıldan
beri uygulanan sokağa çıkma yasağı, okulların kapanmasına, zeytin
işçilerinin ürünlerini toplayamamalarına, turizmin baltalanmasına
ve 120 binden fazla kişinin işsiz kalmasına neden olmuştur.61
Radikal Yerleşimcilerin Uyguladığı Terör
İsrailli yerleşimciler, Filistin'de
Müslüman halka karşı yürütülen şiddet ve baskı politikasının her
zaman en önemli aktörlerinden biri oldular.
Birinci Dünya Savaşı'nın sona ermesi
ile birlikte Filistin topraklarına başlayan Yahudi göçü Filistin
halkının topraklarından sürülmesi ve onlardan geri kalanların üzerine
yeni Yahudi yerleşim birimleri açılması ile neticelenmişti. İsrail
Devleti, yerleşim birimlerini Filistin topraklarındaki işgalini
genişletmek için bir araç olarak kullandı.
Bugün de bu politika tüm hızı
ile devam etmektedir. Örneğin 1993'de gerçekleştirilen Oslo Görüşmelerinden
bugüne kadar işgal altındaki topraklarda Yahudi yerleşim birimleri
%50 oranında artmıştır. Ve İsrail Devleti yerleşim birimlerinin
geliştirilmesi için her yıl milyonlarca dolarlık bütçe ayrımaktadır.
Kasım 2000 yılında yapılan açıklamaya göre İsrail Devleti 2001 yılında
yerleşim alanlarının genişletilmesi için 500 milyon dolar ayırmaya
karar vermiştir.62
| 
1948 yılındaki çatışmalar sırasında
Kudüs'teki işyerini kapatıp, bölgeden uzaklaşan bir Filistinli,
1967 yılında geri döndüğünde kendi işyerine bir İsraillinin
yerleştiğini görür. Aynı durumla pek çok Filistinli karşılaşmıştır.
|
Söz konusu Yahudi yerleşim birimleri Filistin
halkı için pek çok açıdan tehlike içermektedir. Yerleşimciler bir
yandan Filistin halkının yurda dönüş umutlarının önünde ciddi bir
engel teşkil ederken öte yandan saldırgan tutumları ile de Müslümanlara
ciddi rahatsızlıklar vermektedir. İsrail ordusu ve yerleşimciler
Müslümanlara yapılan saldırılarda ortak hareket etmektedirler. Ortadoğu
uzmanı yazar Ramzy Baroud Amerika'da yayınlanan The Palestine
Chronicle da yer alan Exposing Israel: A Nation of Colonialists
(İsrail'i İfşa Etmek: Bir Sömürgeciler Milleti) adlı makalesinde
İsrail ordusu ve yerleşimciler arasındaki işbirliğini şu şekilde
dile getirmektedir:
Pek çok insan büyük bir hataya düşerek
İsrail ordusunu ve yerleşimcileri -sanki ikisi de aynı paranın farklı
yüzleri değilmiş gibi- bir ayrıma tabi tutmaktadır. Hatta bazı güvenilir
insan hakları gruplarının bile, Filistinlileri yerleşimcilerin saldırılarından
korumak için İsrail ordusuna başvurduklarına tanıklık etmekteyiz.
Oysa İsrailli yerleşimciler ve İsrail ordusu, İsrail'in
işgal altındaki topraklarda Yahudi Devleti'ni güçlendirmeyi amaçlayan
saldırgan stratejisinin bir parçasıdır.63
Bugün sayıları 200'ü bulan yerleşim
birimlerinde yaşayan Yahudi yerleşimcilerin önemli bir bölümü ünlü
radikal Kach terör örgütü tarafından yönlendirilmektedir. (Haham
Meir Kahane önderliğinde kurulmuş olan Kach örgütü Mescid-i Aksa'nın
bombalanması girişimi, 1994'de gerçekleşen ünlü El-Halil katliamı
gibi terörist faaliyetleri ile tanınmaktadır. Bu konuyla ilgili
detaylı bilgi için bkz. Harun Yahya, Yeni Masonik Düzen,
Vural Yayıncılık).
Genelikle silahlı olan yerleşimcilerin,
İsrail askerlerinin de destek ve yardımları ile, mülteci kamplarına
baskınlar düzenledikleri, masum insanları katlettikleri, bu insanların
evlerine ve ibadethanelerine zarar verdikleri bilinmektedirler.
Ramzy Baroud yazısında bu saldırılardan şöyle bahsetmektedir:
İsrail birlikleri ve yerleşimciler
arasındaki işbirliğinin gizlenmesine engel olamayan haberleri bir
dinleyin. 'İsrail askerleri Filistinli göstericileri öldürdü, Yahudi
yerleşimciler köylülerin üzerine ateş açtı...', 'İsrail ordusu mülteci
kampını topa tuttu, yerleşimciler kampa giden ana yolu kestiler...',
'Ordu Filistinlilerin topraklarını askeri alan ilan etti, yerleşimciler
yeni bir saha açmak için harekete geçtiler...', 'Askerler Filistinli
çiftçilere ürünlerini toplamaya gitmeleri için izin vermedi, yerleşimciler
zeytin bahçesinde çalışan çiftçiyi öldürdüler..'64
Aksa İntifadası'nın başladığı tarihlerde
İsrail birlikleri ile Yahudi yerleşimcilerin birlikte düzenledikleri
bu baskınlara Türk basınında da yer verildi. Bunlardan biri 10 Ekim
2000 tarihli Yeni Şafak gazetesinde şu şekilde aktarılmaktaydı:
İsrail'in kuzeyindeki Nasıra kentinde
ise askerler tarafından desteklenen Yahudiler Müslümanların yaşadığı
bölgelere gece yarısı ani baskınlar düzenledi. Baskınlar sırasında
2 Filistinli şehit olurken yüzlerce kişinin yaralandığı bildirildi...
Görgü tanıkları binden fazla İsraillinin Arapların yaşadığı mahalleye
giderek evleri taşladığını ve bazı Araplara silahla saldırdığını
söyledi. İsrail polisinin saldırganlara destek vermek amacıyla Nasıra
üzerinde aydınlatıcı fişekler kullandığı kaydedildi.
Filistin kamplarında çok sık rastlanılan
bu manzaralar zaman zaman dünya basınına da yansımaktadır. Amerika'da
yayınlanan ve İsrail yanlısı bir politika izlemeyen ender yayınlardan
ünlü The Washington Report dergisinde yer alan haberlerden
birinde böyle bir baskına bizzat şahitlik eden bir Müslümanın ağzından
olaylar anlatılmaktadır. Kudüs çevresinde yaşayan Samah Jabr bir
nevi kuşatma altında geçen yaşamlarını şöyle dile getirmektedir:
Aksa İntifadası başladığı günden beri
geceleri evden dışarıya çıkamıyoruz, hatta çoğu zaman gündüzleri
de evde geçirmeyi tercih ediyoruz. Aileden biri şiddetli şekilde
hastalansa bile doktora veya hastaneye gidemiyoruz. Eğer marketten
süt almamız gerekiyorsa, çok yazık. Beklememiz gerekiyor.65
Ailesi ile birlikte evlerinde otururken
komşularının "yerleşimciler saldırıyor" çığlıkları
ile uyarılan Samah Jabr yaşadığı dehşet dolu geceyi ise şöyle anlatıyor:
Filistin'e illegal olarak yerleşmiş
olan pek çok yerleşimci Kutsal Toprakları tekrar ele geçirmenin
kutsal ve dini bir görev olduğuna inanır ve kendilerini Allah'ın
seçilmiş kulları olarak görürler. Haham Meir Kahane'nin takipçileri
ise Mabed Tepesi'ni tekrar ele geçirmeleri ve Kutsal Tapınağı yeniden
inşa etmeleri gerektiğini düşünürler... Bu seçilmiş insanların bizim
evimize en yakın yaşadıkları yer ise Neve Yaqoub yerleşim alanıdır...
Saldırı gecesi her yer zifiri karanlıktı.
Camdan baktığımızda hiçbir şey göremiyor, ancak sadece çığlıkları
ve silah seslerini duyabiliyorduk. Bu esnada yakındaki cami hoparlörlerinden
kendimizi savunmak için taş ve şişe toplamamız ve evlerimizden çıkmamamız
gerektiği duyurularını duyduk. Sokaktan taş toplayan çocukların
sesleri geliyordu. Bizim yaşadığımız yerde taş toplamak çocukların
en asli görevlerinden birisidir... Yerleşimciler asla gündüzleri
ortalıkta görünmezler. Tıpkı kurtların puslu havayı sevmesi gibi,
onlar da karanlığı ve geceyi bekliyorlar. Tamamen silahlıdırlar
ve genellikle İsrail askerleri tarafından korunurlar. Her
zaman bizi öldürmeye cesaret edemeseler de mallarımıza ve evlerimize
zarar verirler ve çocukları korkuturlar... Bu saldırı da böyle oldu.
Yaklaşık 4 saat boyunca ailece salonun ortasına toplanıp olayların
dinmesini bekledik. Birden bir Hıristiyan olan yan komşumuzun "Yardım
edin, Yerleşimciler camiyi yakıyorlar" diye bağırdığını ve bizim
gibi "Allah-u Ekber" diye dua ettiğini duyduk.66
| HİÇBİR
ŞEY DEĞİŞMEDİ
1948'li yıllardan bu
yana Filistin halkı için değişen hiçbir şey olmadı. Ne barış
görüşmeleri ne de ateşkesler İsrail askerlerinin insanlık
dışı saldırılarını engellemedi... |
Yukarıda okuduğunuz olayların benzerleri
ve hatta daha da şiddetlileri, Müslüman ülkelerin medyasında, internet
sayfalarında ve Filistin topraklarında yaşananlara tarafsız olarak
yaklaşan az sayıdaki Batı medyasında sık sık yer almaktadır. Ve
bu olaylar 50 seneyi aşkın bir süredir Filistin halkının günlük
hayatının bir parçası haline gelmiştir. Üstelik Yahudi yerleşimciler
yukarıdaki örneklerde de görüldüğü gibi bu eylemlerini İsrail askerlerinin
desteği ile gerçekleştirmektedirler. İsrailli gazeteci Amnon Denker,
yerleşimcilerin İsrail askerlerinin desteği ile uyguladıkları terörü
bir yazısında şöyle belirtmektedir:
Basit bir gerçek; bir Yahudiyi vurmaya
yeltenen Arap bunu sadece ve sadece hayatını ortaya koyarak yapar.
Ama bir Arabı vurmaya yeltenen bir Yahudi, eğer askeri emirlere
göre hareket ederse askerlerin gazabına uğramayacaktır. İsrail askeri,
onu bir Arabı öldürmekten alıkoymayacak ya da engellemeyecek, havaya
ya da bacaklarına ateş etmeyecek ve tabii ki, alçakça suç işlemesinden
önce onu vurup öldürmeyecektir.
Denker yazısının devamında İsrail'in
izlediği bu politikanın "bu eylemleri sırasında kıllarına bile dokunulmayacağı
güvencesiyle tüm fanatik yerleşimcileri Arapları vurmaya davet ettiğini"
söylemektedir.67
 |
|
 |
50- Benjamin Beit Hallahmi,
The Israeli Connection, sf. 237-240
51- Zaman Gazetesi,
6 Mart 2001
52- Mouna Hamzeh-Muhaısen,
Israël-Palestıne, La Déchirure, Jours Ordinaires Dans Le Camp De
Dheishe, Le Monde Diplomatique, Kasım 2000
53- Ian Gilmour, Israel's
Terrorists, The Nation, 21 Nisan 1997
54- Milli Gazete, 1
Mart 2001
55- Graham Usher, Everyday
Acts of Resistance, Al-Ahram Weekly On-Line, 29 Mart-4 Nisan 2001
56- Gideon Levy, Women
in Black, Ha'aretz English Edition, 12 Ocak 2001
57- Alain Gresh, Intifada
Pour Une Vraie Paix, Le Monde Diplomatique, Aralık 2000
58- Alain Gresh, Intifada
Pour Une Vraie Paix, Le Monde Diplomatique, Aralık 2000
59- Eitan Felner,En
Afrique du Sud, On appelait cela l'Apartheid, Le Monde Diplomatique,
Kasım 1999
60- Yeni Şafak, 19
Aralık 1999
61- European Parliament
Review, www.bashirkhanbhai.co.uk
62- Report on Israeli
Settlement in the Occupied Territories, Washington, Eylül - Ekim
2000
63- Ramzy Baroud, Exposing
Israel: A Nation of Colonialists, The Palestine Chronicle Online,
www.palestinechronicle.com
64- Ramzy Baroud, Exposing
Israel: A Nation of Colonialists, The Palestine Chronicle Online,
www.palestinechronicle.com
65- The Washington
Report, Aralık 2000, s 9-10
66- The Washington
Report, Aralık 2000, s 9-10
67- Amnon Denker, Ha'aretz 9 Ocak 1994
|